sohbet odaları

-malâmîn.

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Biz intihar ediyoruz sayın seyirciler, iyi seyirler.

Seni seviyordum, sevmiştim.
Sana benziyordu sevgim korkakça, şuursuzca, adamca, kadınca..
İlk geldiğin günün ürkekliğini giydim üzerime, son gününde en fiyakalı şerefsizliğimle uğurladım seni. Böylesine kader diyemezsin, bunu kaderle perçinleyemezsin.
Bakıyorum senin bana baktığın yerden.
Sevilecek adam değilmişim esasen, öyle bir albenesi yokmuş hiçbir yanımın. Fakat insan aklı işte, geçiştir şimdi hayasız aklını. İstemsizce sevdim de, elimde değildi de, aralık, ayrılığa gebe değildi de, kasımâ inanmıştım de.
Ne dersen de, bir avuç kül oldum ellerinin arasında, üfledin son kez; gök yüzü yıkasın utanmaz yanımızı.
Hiçbir neden-sonuç ilişkisi taşıyamayacak tecavüze uğrayan düşüncelerimizi, başka kalplere doğru çıkan ellerimizi de yıkayamaz hiçbir yağmur.
Kirliyiz işte, biraz senden fazlayım belki de.
Şimdi sana günler sonra olacakları anlatmaya kalkışmayacağım, bana uğrayacak olan cellatların adını da sayamayacağım. Yaşamın ucunda, bir ilmiğin koynunda inlediğimden de bahsetmeyeceğim. Bir ambulansa düşersem, koluma serum takacak yer bulamayacaklarından söz edemeyeceğim. Sırtımı duvara dayamam gerektiğiyle ilgili sebeplerin içinde yüzmeyeceğim.
Sana hiçbir şey söyleyeceğim.
İlla ki bir iz bırakacağım ardımdan, bir avuç mutluluğu barındıran şu nostaljik fotoğraflardan ziyade, saf, ilk sahibinden az kullanılmış acılarımı, bir camusun içindeki öfkeyi bırakıyorum sana.
Ben sığmadım çünkü, küçüldükçe küçüldüm, un ufak kesildim, sanırım artık tükendim.
Garip bir hissiyat, bir kişiyle bir araya gelip hiç kimse olarak ayrılmak.
Onur konuğu olduğum dünyanın bir adım ötesinde, pencerenin dibindeki uçurumu da gördüm.
Yaşarken de, severken de, giderken de hep ben öldüm, sadece ben.
Sahi niye hep ben?
Bunlardan sana söz edemem, sen bunların dışında; umudun koynundasın.
Aşağısı uçurum, aşağısı intihar, aşağısı ölüm.
Kelebek değilsin ki sen;
Yaşamalısın, yaşamalısın.
Bugün, yarın, daima.
Yaşamalısın.
Kendin için, benim için, bizim için..
 

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Ölüm prensesim benim...

Lady Lazarus

Ya, işte böyle, Herr Doktor.
Işte böyle, Herr Düşman.

Beni siz yarattınız.
Ben sizin kıymetli eşyanız.
Eriyip bir çığlığa dönüşen

Som altından bebeğiniz.
Dönüyor, yanıyorum.


Ariel ve Seçme Şiirler - Slyvia Plath
 
Son düzenleme:

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Hayran olunası tek kadınsın. Bunu sana hiç söylemeyecek olmam ne acı bir duygu..

Bir yangın başlattım ben; bıktığımdan artık
eski mektupların beyaz renkli yumrukları ve öldüren gevezeliğinden
çöp kutusuna epey yaklaştığımda.
Benim bilmediğim neyi biliyorlardı ki sanki?
Kaçak bir araba gibi pak su sevdasının sırıtarak uzaklaşmasıyla
tüm kum taneleri
tek tek gözler önüne serildi
Ben hilekâr değilim.
Aşktan, bıktım artık aşktan
İçinde nefret taşıyan karton kutulardan, tutkalın renginden
ambalajlardan
Aptal, kırmızı ceketli adamların gözlerine ve posta damgalarının
tarihlerine bakmaktan.

Bu yangın can yakabilir ya da sönebilir bir anda; fakat acımasızdır daima
Bir gözlük kabını
açabilir parmaklarım
-Kırık ve bozuk, dokunma-
yazıyor olmasına rağmen üzerinde.
İşte yazıma uygun bir son.
Eğilen, korkuyla diz çöken dinç kancalar ve gülümsemeler, gülümsemeler
En azından güzel bir yer olacak artık, tavan arası.
Yüzeyin altında oltaya takılmış,
tek bir gözüyle yakamozları seyreden
bir bu arzu, bir o arzu arasındaki kutup bölgesinde
dolaşıp duran ahmak bir balık olmayacağım en azından.

Bu yüzden, uçuracağım yaşlı kuşları evimden
Daha güzel onlar benim vücutsuz baykuşumdan.
Yükselip uçarak kör gözleriyle
avutuyorlar beni.
Havada çırpınırlarken siyah ve parıldayan
kömür melekleri gibi görünüyorlar
Ve söyleyecekleri hiçbir şeyleri yok
biri dışında kimseye.
Şahit oldum buna ben.
Bir tırmığın arkasıyla
insan kokan o mektupları tanelerine ayırdım
Yelpaze gibi serdim onları
Çivit, tuhaf rüyalarda ve
Bir cenin içinde varlığını sürdüren
Sarı marullar ve Alman lahanalarının ortasına
Ve siyah kenarlarıyla bir isim

Çürüyor ayakuçlarımda
Salep çiçeği
Köklerin ve usanmışlığın,
solgun gözlerin ve rugan seslerin yuvasında duruyor!
Ilık yağmur yalnızca saçlarımı yağlandırıyor, söndürmüyor hiçbir şeyi.
Ağaçlar gibi alev alıyor damarlarım.
Köpekler dışkılamaya devam ediyorlar. Böyle bir şey işte bu.
Bilindik bir patlama ve yırtılmış bir poşetten sızıp hiç durmayan bir feryat
Ölü bir gözüyle,
Tıkanmış ifadeleriyle durmaksızın devam ediyor
Anlatıyor bulut parçacıklarına, yapraklara, suya ölümsüzlüğün ne olduğunu
Havayı boyayarak.
Ölümsüzlük işte bu.

Slyvia Plath
 

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Nilgün Marmara’nın Sylvia Plath tezi. Bir tez, iki kadını kaderin üçgen çizgisine çekmiş midir acaba? Bence öyle, iki kadın, iki yaşam, iki intihar ve benim onlara olan hayranlığım.. Ne garip bir hissiyat..

“Ölmek bu dünyada yeni birşey değildir, ama yaşamak daha da az yenidir...” der Rus şair Yessenin “Elveda” adlı şiirinde, intihar etmeden önce. Benzer ya da farklı sebeplerle, sözlerini doğrulamak için kendini öldürmüş pek çok büyük sanatçı vardır. Aklımıza Kleist, Nerval, Mayakovski, Pavese, Crevel, Vache, Duprey, Caravan gibi şairler ve London, Hemingway, Woolf gibi romancılar gelebilir; ki yürekleriyle zihinlerinin sentezinin düzenini değiştirmeye çalışmış, ancak umutsuzluğa kapılarak pes etmişlerdir. Ölümü ısrarla kapıda bekleterek ıstıraplarını kendilerine ve başkalarına ölüm ve intihar giysileri dikerek ifade etmiş kişileri de anımsarız elbette; Lautreamont, Rimbaud, Dostoyevski, Baudelarie, Rilke, Artaud ve Kafka gibi.

Sylvia Plath’ın intiharına gelince ailede yaşanan karanlık deneyimlerin sosyal, tarihsel ve otobiyografik yıkımlara eklenmesi, onu önsel bir ideal olarak kabullendiği belirgin, açık seçik bir kendini yok edişe zorlamıştır. Bu ideal, kendi akışını tamamen kendi içinde, ölümün zaruri ve saplantılı bir şekilde hayata yayılmasında bulmuştur. Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuştur. Plath’in narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir. Karmaşık düşünce yapısını yol açtığı gerilimin niteliği çözümsüzlük doğururken, yaşamının gerilimi sonsuza kadar akar. Bu farklılık ölümün seçilmesinde, zihnin karmaşıklığının kurgusal bir temelde yaşamın sonsuzluğuyla birleştirilmesinde ve saf insanilikle felaketimsi bir ölümlülüğe ulaşmak yolunda şiirler yaratılmasında sentezlenir. Zihnindeki çeşitli kasırgalardan kurtulamaz. Uygarlığa yönelik tehditlerin, kitlelerin ideal bir insanlığa ve var olmanın hazlarına veda edişlerinin yanı sıra, Plath’ın oluşturduğu psişik atmosferde önemli rol aldıkları için en küçük ayrıntıları bile abartma eğilimi, şiirle tanımlanacak vakumu oluşturur. Peki neden düşünceli bir sükunet içinde mesafesini koruyup, estetik bir uzaklıkta duramaz? Plath’ın varoluşu, zalimliği doğal olarak kendisini yabancılaşmaya itecek olan şikayetçi zihni tarafından beslenen bir yalnızlık peçesiyle örtülür. Istırap içinde yaşar ve kaçamak kederini kavramayı başarır. Şiirlerini köşkünün tamiratı sırasında konan tuğlalar, intiharınıysa tam bir başarısızlık olan bu evin tamamen yıkılması eylemi olarak görebiliriz.

Plath’ın başat bir erkek figürünü hep özlemesi üzücüdür; bunun sebebi belki de babasız olması ve annesi tarafından büyütülmesidir. Kendini gerçekten androjen hissedebilse ya da böyle olduğuna ikna olabilse, belki de “hayata ve ölüme soğuk bir gözle” bakabilirdi.

Her ne kadar şiirlerinde kadınların kaderini modern uygarlığın kaderiyle kusursuzca birleştirse de, bunu kabullenmenin dehşetini algılayamaz ve S. De Beauvoir’ın “Erkeğin asıl zaferi, kadının onu kendi kaderi olarak kabullenişidir” sözüyle belirttiği gerçeği aşmaya çalışmaz.

Plath şiirlerinde ölüm temasını evrensel bir hedef olarak kullanmayı seçer. Şiirleri acı çekerken yapılan sorgulamalardan, kişisel hayatındaki devasa beyin dalgalarının billurlaşmış bir tür serpintisinden doğmuşlardır. Gizliliğin rahatlığına zıt olarak, kendini ifşaların verdiği rahatsızlığı ifade eder. Ayrıca, Gizdökümcü Şairliğin ayırt edici niteliği sadece kişinin kendi deneyimlerini ifade etmesi değil, aynı zamanda onları tekrar tekrar yaşaması, rahatsızlığı sözcüklerle yeniden oluşturmasıdır. Ama bu yenilgi sayesinde kişisel hayat yüceltilerek, kişisellikten uzak ve dâhice bir sanat serine dönüşür.

S.Plath çektiği acıyı mısralarıyla yenmeye çalışsa da, eserleri doğaçlama yaşanan bu tutkulu hayatın ölüme yenik düşmesinin kanıtıdır. Plath için şiir, dış dünyanın tehdidine katlanma ve izolasyon olasılığını sağlayan bir sığınaktır. Bu izolasyon gerçeklerden kaçış olarak yorumlanabilir, ama Plath’ın şiirlerindeki şeytani yoğunluk bazen okuyucuyu şaşırtır ve Plath’ı hem gizdökümcü türün hem de 20. Yüzyıldaki diğer akımların en mükemmel şairlerinden biri olarak kategorize etmeye iter. Plath, ideolojik kaygıları Lowell ve Ginsberg’in bazı şiirlerinde olduğu gibi doğrudan ön plana çıkarmasa da, insanlığın belirli tarihlerde aldığı yaralara karşı direnişini hissedebiliriz.

“Babacığım”, “40 Derece Ateş” ve “Leydi Lazarus”, Plath’ın içsel özel dünyasının zenginliğiyle toplumsal olayları, toplama kamplarını, Hiroşima’nın bombalanışını son derece kendine özgü bir kişisel atmosferde, kendi acısıyla birleştirmesini yansıtırlar. Erkekler; babası, kocası, faşist ordulara benzerler ve ne yazık ki;

“Her kadın faşistlere tapar,
Suratına inen çizmeye, senin gibi
Bir hayvanın hayvanca, hayvanca
Kalbine.” (Babacığım, Agy., s.223)

“Leydi Lazarus”ta (Agy., s.247), kişisel acı dünyasıyla ortak acı dünyasını birleştirmeyi başarır. Plath, psikolojik zayıflığını ifade eden konuşmacıda odaklanır. Kendini başarılı ve intihara meyilli bir yaratıcı, dinleyicileriniyse insan doğasının faşistçe yönlerini taşıyan sadistler olarak görür. Sonunda, reenkarnasyon yoluyla, “insanlıktan” intikam alabilecek bir cadıya dönüşür.

“Küllerin arasından
Kırmızı saçımla yükseliyorum
Ve erkekleri hava gibi yiyorum.”

Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi, Nilgün Marmara, Everest Yayınları, 3.Basım 2011
 

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Okuyacak yeni şeyler veya yazacak pek bir şey bulamıyorum şu aralar. Sanki heceler düğüm, kelimeler kifayetsiz kalacak gibi hissediyorum. Ellerim, ellerimden dökülenler bir araya gelip, bir cümle bile etmiyoruz işte.. size de oluyor mu bazen? size de olmaz ki bazen..
Konuşmam gerek biriyle, bir şekilde. Kimliğimin dışına çıkarak, kim olduğumu unutarak belki lakayit hallerine girerek, ne şekilde olursa olsun, konuşmam gerek
.
-

“Hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akar suyun üzerinde kayar gibi sürükleniyordum. Yaşamıyordum. Bir ceset soğukluğu duyuluyordu her yanımdan. Gerçi henüz çürümenin kötü kokan soluğu hissedilmiyordu ama umarsız bir donukluk, acımasız, soğuk bir duygusuzluk yerleşmişti her hücreme. Bedenimin çürüyüp yok olmasına da ramak kalmıştı sanki. Cam bir fanusun içinden izliyordum sanki her şeyi, yaşamla aramda camdan duvarlar vardı ve ben o duvarları yıkmaya yeltenmiyordum bile, fanusun ortasında yere bağdaş kurmuş oturuyordum, etrafa boş gözlerle bakarak...”

Stefan Zweig
 

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Bazen bir uyku, yazma(!) artık der, sonunu getiremezsin.
Mağlup olduğun şey aslında uyku değil, aklındakilerdir, kağıda değdiği zaman can veren aklındakiler.


Bir düşe, cansız bir bedene geri dönen ruh gibi; giydireceğim seni.
Belki bir başka zaman diliminde, şenlenir tüm yeryüzüm, dehşet saçan varlığın ile.
Aklım, aklıma uyan veya tarafından icra edilen her türlü yükümlülüğü örseleyeceğim olmayan yanına.
Büyük bir savaşın ardından, meydanın en ücra köşesine gizlenen o çıplak çocuk gibi, ellerim havada, gözlerim korku içinde, utangaç bir panikle bekliyor olacağım seni.
Olmayan, dönmeyen olan seni.
Zaman, ayrılığın ertesine hızla akıp gidiyor, zaman(!) çok az kaldı, ben sabit kalıyorum iki dudağının arasında.
Yaşamla ölüm arasında kalır gibi.
Kırmızının sen de, bir de bileklerimin üzerinde dans etmesi kadar sahici olduğu anlara bağlanır gibi.
Sanatla eş değer tutulan intihar süsü verilen cinayet gibi biraz.
Tepkisiz, soluk, kaskatı.
Güzel oynuyorum ben bu düşü.
İki adımlık yer kürenin içinde, ne de güzel oyuluyorum ben(!)
 

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Bir müddet, klarnetin içine tütün kaçmış olacak, ondan bu duman ve sessizlik.

Dün, ikilem içinde kaldığım bir an çöktü üzerime. Seni düşündüğüm amansız saniyelerin hemen sonrasında, bir girdap, mahşer alanı gibiydi. İçimde ölüler, birebir aynı suretler, sana benzeyenler ve dökülüp hiçlikle bütünleşenler. Kalkıp bunları yazacak takati bulamadım kendimde, hiçbir zerremde taşıyamadım, ağırlığın küf kokan yanını.
Düştüm, salıncaklardan sarkan yokluğunun üzerine. Kayaları öpüyordu dalgaların, en yalın haliydin hayasızlığın.
Sevmiştim seni, düne kadar.
Uyanıncaya kadar, bir yalân yumağına saplandığımı idrak edene dek, sevmiştim seni
Gözlerim açıldığı an bitmişti tüm güzelliğin.
Hiç kimse bile değilmişsin, aşk sanıp her şeyim sanmıştım seni.
 

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Her geçen gün, biraz daha midem bulanıyor şu ortamlardan. İnsanlar ve reaksiyonlarından. Olmayan yaşamlarını mükemmelmiş gibi göstermelerinden, kâhpeliği kusursuzca giymelerinden, şuursuzca sağa-sola saldırmalarından, akıllarındaki türlü türlü kötülüklerden nem almalarından, şerefsizlik ile onursuzluklarını taçlandırmalarından, ağızlarını köpürterek konuşmalarından, aba altından sopa göstermelerinden muazzam bir yılgınlık hissiyatı duyuyorum.
Ama bir kötü kader daha, aynı oksijeni tüketmek zorunda kalıyoruz.
Ama bir kötü kader daha, coğrafya kaderdir diyoruz.
 

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Doğmuştun ellerime, daha dün gibi yepyeni. Bugün, bir orman yangınından kaçarcasına, üstün başın pislik içinde, dibine kadar bataklığa saplanmış gibisin. Sonra bir adım, bir adım daha fazla.. Yürüyen bir ceset gibi kuralsız, hür..
Ölseydin ya o ağacın dibindeki azgın küllerin arasında.
Ölseydin ya, kalbinin bekaretini kaybettiği yerde.
Ölseydin ya, kendini satılığa çıkardığın mezatlarda..
Ah şimdi ölseydin ya, kadın olurdun nazarımda!
 

Independent

Bronz Üye
Katılım
3 Mayıs 2019
Mesajlar
1,053
Puanları
93
Tepkime puanı
921
Akıl..

Sanık, cinayet suçuyla yargılanmaktadır. Suçluluğunu gösteren ciddi kanıtlar bulunmasına karşın ortada ceset yoktur. Savunma avukatı, kapanış konuşmasında bir numara çekmeye karar verir. "Baylar, bayanlar" der, "sizlere bir sürprizim var: Bir dakika içinde, öldüğü düşünülen şahıs mahkeme salonuna gelecek." Sözlerini bitirir bitirmez salonun kapısına bakar. Şaşakalan jüri üyeleri de bakışlarını heyecanla kapıya çevirirler. Bir dakika geçer, hiçbir şey olmaz. Avukat sonunda, "Aslında," der, "öldüğü sanılan şahsın geleceğini ben uydurdum. Ama sonuçta hepiniz beklenti içinde kapıya baktınız. Bu da, bu davada birinin bir cinayete kurban gittiği konusunda akla yatkın ölçüde kuşku taşıdığınızı gösterir. Bu durumda 'suçsuz' kararı vermenizi talep ediyorum." Jüri karar için çekilir ve birkaç dakika sonra geri döner. Sözcü ayağa kalkar ve kararı okur: "Suçlu." Avukat ayağa fırlar ve bağırır: "Ama nasıl olur? Kesinlikle kuşkunuz vardı... Hepinizin kapıya baktığını gördüm." Jüri sözcüsü sakindir. "Evet, hepimiz baktık," der. "Ama müvekkiliniz bakmadı."

Daniel Klein.
 

Şuanda Bu Konuyu Görüntüleyenler (Kayıtlı: 9, Misafir: 35)

Üst